25 Mart 2013 Pazartesi

GÜZEL İNSANLARDI CANPARE HANIM İLE DAMLACAN BEY

Size bir hikaye anlatacağım: Canpare hanım ile Damlacan bey'in hikayesi bu. 

Bir pazar günü idi. Başka gün olabilir miydi zaten? 

Canpare hanım hiç de sakin olmayan hayatına sakin bir pazar kahvaltısı ile mola verme isteği içindeydi. Uzun zamandır uğraştığı evdeki hayalet bugün onu rahat bırakacak gibi bir his vardı içinde. Kahvaltı öncesi şöyle bir eğilip bakayım dünyaya derken, yüreciğindeki bir kapı zili çalıverdi. 
Ne tuhaf! 
Sakin dediği zamanlarda pek çalmazdı zil. 
Saçlarını, gözlerini, ellerini bilmeden kelimelerini bildiği bir adam gelivermişti. 
Bir pazar sabahı çaydan ilk yudumu alamadan girdi sıkılgan hayatına. 
Sanki tanrıdan beklediği bir paketti; içinde ne var bilmeden kabul etti. 
Sanki tanrı hiç bir zaman vermediği, -lakin Canpare hanımın kaderle gizli anlaşmalar yapmasından mütevellit, zorunda kalıp, vermiş bulunduğu- sözünü tutmuştu da; deniz kokulu bir hediye göndermişti ona. 
Paketi açmaya korkarak dolandı etrafında.
"Açacağım gün de gelecek elbet bekleyeyim" dedi. Etrafında gezindi, arada dokunur gibi oldu da, 
lakin 
'boyası çok yeni bu resmin' 
                          hissiyatıyla telaşlı ellerini kaçırıverdi sıkça. 
Ağzından çıkanları duysun isteyip sesini sakladı. 
Sesini saklayıp yüreğini açtı. 
Yüreğindeki tüm depremleri süsleyip, 
                          enkazdan hayat çıkartıp sundu Damlacan beye. Onlar değil de kelimeleri sevişiyordu sanki.  
Biri şarktan öteki garbın garbındandı.
Şarkın içindeki garp, garbın içindeki şark yap-boz misali oturmuştu alınlarının altındaki bilinçsel dışa. 
Biri alabildiğine karasal; öteki alabildiğine denizseldi. Bir servinin dalında buluştular.
Birinin yaktığı ateşle öteki içiyordu sigarayı; 
ne tuhaf hiç karşılaşmamaları. 
'Okyanusta nasıl hayatta kalınır?'ı tartışıp durdular,
okyanusun kenarında. 
Bildiler birbirlerini; 
okyanusa girecek cesaretleri olduğunu ikisi de bildi. 
Bildi ama bekledi. 
Neden mi bekledi?; 
okyanustaki her canlı gibi onlar da birer romantikti. 
Canpare hanımın en sevdiği şarkıyı verdi Damlacan bey, hanıma. Yirmi kez Damlacan bey dinlerdi yirmi bire Canpare hanım tamamlardı. 
Ne tuhaf hiç oturmamışlardı yan yana. 
İkisi de birer kuş olmuştu, birbirlerinin çocukluklarına kanat çırpıyor, 
dönüyor, 
tekrar süzülüyorlardı. 
Canpare hanım, 
hanım olmadan Canpare neyse oradan getirdi anıları; 
saklaması için getirdi.  
ilk karşılaşmalarında Damlacan beye verme kararlılığı ile getirdi. Bekliyorlar, beklerken kendi hikayelerini yazıyorlardı. 
film sevdiler,
kahvaltı sevdiler,
şiir sevdiler,
kedi sevdiler,
şair sevdiler, 
tarçını bile sevdiler. Canpare hanım bir Fransız filmindeyim derdi, Damlacan beye göre -Canpare hanımın şapkasından olsa gerek- bu bir Çehov hikayesiydi.
Aylak adamdı ikisi de birbirlerinin kelimelerini arayan. 
Kelimelerin bile ardındaki fikirlerde, 
fikirlerin uyandırdığı kalp çarpıntısında buldular tutamaklarını. 
Lakin bir gün eski filmlerden kopup gelen evin hayaleti bu kez etle kemikle Canpare hanımın karşısına dikildi. Hayaletin gelişi romantik komedi filmini kopardı Canpare hanım ile Damlacan bey'in olmayan hikayesinde. 
Damlacan bey'in kelimeleri, Canpare hanımın ruhunun içinde bulduğu yeri, 
insanevladının her şeye isimler koyduğu evrende, 
                                                   bulamadı artık. 
..Ve Canpare -kitaplarda yaşamak istese de özünde Visconti filmi- bir hanımdı. Bir gün film setine gidebilirim ama asla bir kitabın içine sızamam derdi. Damlacan bey'in deyimiyle 
"romantik olduğu kadar realistti de". 

Her günkü kelimeleri artık Canpare hanımın yüreciğinden çıkamıyor, çıksa da kilitlenip Damlacan beye varamadan yüzlerce buruşuk ağız arasından kayboluyordu. 
Canpare hanım hayalete bakarken Damlacan beyle okyanusa ulaşamayan su kaplumbağaları misali yok olacaklarını biliyor, yine de, nedeni bilinmez, hayaletten gözlerini alamıyordu. Hayalet, Damlacan beye gözükmediğinden, Damlacan bey,
olan bitenin farkında olmadan
ruhunun derinindeki denizlerden dalgalar göndermeye devam ediyor;
lakin Canpare hanımın alıcısı artık uzak diyarlarda, Damlacan bey'in kapsayamadığı alanlarda bulunuyordu. Canpare hanım, hayalete dokunuyor, hayalete bakıyordu. Hayaletse sadece duruyor Canpare hanıma ürküntü ile karışık mutluluğu verebilmek adına susuyordu. 
Bu havada süzülen sessizliğin bir gün pencereden çıkıp gideceğini düşünerek tutamağına kaçıyor Damlacan bey'in kelimelerinde huzur denen bacaksızı, bacağından yakalayıp içine enjekte ediyor 
ve hayalet denen eve dönüyordu. 
Bir gün hayalet tam da köprücük kemiğinin altında taşıyıp getirdiği, eski çağların tozu üzerinde, ametisti Canpare hanıma takdim etti.
Kahrolası sessizlik evi terk etmeden
Canpare hanım bir elinde ametist, arkadaşı Vicdan Yamuk hanımdan aldığı helyumla Damlacan beye uçmaya, 
bir fısıltı ile edebiyattan uyanıp gerçeğe bakmasını çıtlatmaya karar verdi. 
ne elim bir tesadüftür ki bunu da bir edebiyat oyunu ile yapacaktı. 

Günlerden pazartesi idi. Başka hangi gün olabilirdi ki zaten? 

Damlacan beye serviden inme vaktinin geldiğini fısıldadı.
                        okyanusun kalbine gitmek şöyle dursun, denizi bile görmeyeceklerini fısıldadı.
                        çıt çıkarmadan fısıldadı.
Damlacan bey artık biliyordu; sesini hiç bilmeyecek, kokusunu duymayacak, o çok istediği ellerini saçlarında hissetmeyecekti. Bu kez Damlacan bey'in de kelimeleri sessizdi. 
Canpare hanım da sessizce bekliyordu. 
Canpare hanım "sessizliğe alışmalıyım" diye düşünüyordu. 
Gel gör ki Damlacan bey'in ruhunu son kez yüreciğinin kapısında görmek, açık bir ara bulursa içeri süzülmesine göz yummak istiyordu. 
İstiyordu istemesine lakin arkadaşı kötü gün düşmanı Vicdan Yamuk hanım sağ yanından dürtüp duruyordu.
Kapı kapalı diye tokmağa bile dokunmadan döndü Damlacan bey. 
Canpare hanım, Vicdan hanıma inat bir fısıltı gönderdi lakin Damlacan bey hiç duymadı. 
Sonradan anladı Canpare hanım, Damlacan bey çoktan kabuktan çıkmıştı, içgüdülerinin tam tersi yöne; okyanusu sırtına alıp gitmişti. 
Canpare hanım son kez, bu kez kendi kendine fısıldadı:
"Ama kaplumbağalar sonsuza dek yaşar."
Hiç tanışmadı Canpare hanım ile Damlacan bey. 
Oysa tanışsalardı severlerdi birbirlerini. 
Yüreciklerinden geçen her rüzgar dokunmuştu ötekinin tenine. 
Ama tanışmadılar. 
Tanışsalardı kahve yapar, film izlerlerdi. 
Saçmalar, 
güler, 
mutlu belki -Canpare hanımın sevgi sözcüğündeki gibi- şapşal olurlardı. 
Lakin kesişen ruhlarına inat onların yolları hiç kesişmedi.
Canpare hanım ertesi güne uyandığında elinde, nereden geldiğini anlamadığı, sanki servi yaprağına sürmüşçesine, bir limon kokusu vardı.

"güzel kalan yaralar vardır çünkü. limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır. hiç unutmayan kadınlar vardır. limon kokulu... her şeye rağmen yağmur kalan kadınlar vardır."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder