Biraz daha bira olsa ayrilirdik. Belki ondan sustum "korkuyor musun?" dedikten sonra. Biraz daha cesur olsak gorurduk. Eglence coktan dagildi ve artik sadece parcalar var. Her yerde parcalar..
Ne cosku ne cesaret!
Sadece araf...
Bu kadar parcayla napilir?
Bu kadar kirikla?
-Kestir kurtul kardes.
Bokunu cikarana kadar uzatmakta ustume yok halbuki.
Ama sen...
Bu kadar mi yordun beni?
En tipigini bile yapamiyorum.
Oysa bebek ellerim vardi. Bebek dudaklarim. Gerisi muhim degildi.. Sen bir ruyayla gelene dek sadece deriydim. Bir kipirti yaratana kadar durgundum denizde.
Ve simdi sadece izliyorum. Denizlerimin kurudugunu izliyorum. Bogulmak bile cekici su saatte. Oysa tek gozyasi yok derimde. Yasamakla sen arasinda tercih yapmasam keske. Keske birlesseniz bir sal yapsak ve acilsak denize.
Ama bitirdik secenekleri. Hissetmek boslukla ozdes artik. Ondan ne bitiyor ne kaliyor.
Catalimi daldirsam derine belki...
Belki yasariz en azindan.
Hani belki...
15 Kasım 2013 Cuma
1 Ekim 2013 Salı
panayır
Panayırın orta yerinde bana bakiyordu. Etrafindaki renklere inat simsiyah bakıyordu. Elbisesi eskiciden mi çöpten mi bilinmez. Saçları acimasızca kıvırcık...
Yaklasti. Yaklastim. Felaketime yaklaştığımı bilmeden adımlar birbiri ardına geldi.
Yaklasti. Yaklastim. Felaketime yaklaştığımı bilmeden adımlar birbiri ardına geldi.
Uzun uzun baktı gözlerime. Gözlerime uzun uzun bakan adamlardan hep cekinmisimdir. Ama daha fazla çekindiğim bir şey varsa o da gözlerime uzun uzun bakan kadınlardır. Annemle ilgili psikolojik bir zımbırtı olsa gerek. Biraz narsistik biraz psikopatolojik... Neyse. Ben ellerimi koyacak yer bulamazken onun miknatis gibi gözleri, cekingenliğime baskin geliyor; gozlerimi kacirmama engel oluyordu. Kadinlar arası rekabete girseydik daha ilk dakikadan bir-sifir yenik olurdum. Neyse ki tanıdığım hiçbir kadina benzemiyordu.
Biraz daha yaklaştı. Kokusunu artik çok rahat alabiliyordum. Çürük ve küf kokusu karışımı, biraz da rutubet kokuyordu.
Daha da yaklaştı. Artık nefesi ensemdeydi. Dudakları neredeyse kulaklarıma dokunuyordu. Ağzından çıkacak kelimeleri soluğumu tutmuş bekliyordum. O'ysa bana nispet yaparmışçasına sakin nefesler alip veriyordu. Birden gülmeye başladı. Kulağımın dibinde sinirimi laçka laçka eden kahkahalar atıyordu. Ne bir adım geri çıkabiliyor ne ağzımı açıp bir şey söyleyebiliyordum. Kim bilir ruhunun hangi çiziğinden çıkıp gelen histerik kahkahaları başladığı gibi bir anda bitti. Artık gerçekten sinirlenmiştim. "Delinin teki işte. Zaten her deliye romantizm yüklemezsem olmaz." Tam suratıma soğuk bir ifade yerleştirip yoluma devam edecektim ki sağımdaki dükkanin camindan kendi yüz ifademi gördüm. Dehşet kelimesi benim için ilk kez somutluk kazanmıştı. Kafasını geriye çekti, şimdi tekrar karşımda buz gibi bir ifade ile duruyordu. Arkasını döndü, yürümeye başladi. Buraya kadardı. Oyun oynamak istiyorsa oyanayacaktık. Tek kelime etmeden o önde ben arkada belki on dakika yürüdük. Kafamdaki tek bir düşünceyi yakalayamıyordum. Tek isteğim onun yanında olmakti. Hayatım boyunca beklediğim gizem bugün karşıma çıkmıştı işte. Beni sarıp sarmalaması için yalvarabilirdim ona. Bütün hikayesini en baştan birlikte yazmayı teklif edebilirdim. Ayrılmaz ikili olabilirdik. Soranlara "ya evet biraz değişik bir tip. Onu da öyle seviyoruz" derdim. Düşünceler hızla akarken biz de ışıkların ortasina, kalabalığın kalbine akıyorduk. Yüzlerce boyalı yüzün, binlerce kahkahanın arasından bilinmeze ilerliyorduk. Kahkahası gibi yürüyüşünü de bir anda kesti. "Bu kadının her şeyi ani herhalde" dedim.
- Bir şey düşünmeye vakit yok, dedi.
ilk kez sesini duymuştum. Beklediğimden cok daha tiz bir sesi vardi. Beni duymuş olduğundan şüphelenerek, biraz ürpertiyle baktim yüzüne. Devam etti;
- Her edimimi düşünerek yapmaya kalksam, hangi ara yasamaya vakit bulacağım?
- Aynı anda...
- Efendim?
Bir anda cıkışmıştı. "Sesim çıkmıyor, amma eziklendim"
- Öhömm. Aynı anda yapabilirsin. Sonuçta düşünmek için ekstra efor sarfetmezsin.
Sesim güçlü çıksın diye özen göstermiştim.
- Düşünmek efor istemiyor mu? Ne kadar safsın. Yok, hayir, yok yok kızmıyorum. Her şeyden biraz cağının altın cocuklarısınız.
Kafasını yana sallıyor, garip bir şekilde yukarı kaldırıyor, hızla indirip yüzüme bakıyordu. Devam etti;
- Bilgiyi extacy niyetine
sanatı ağrı kesici niyetine atıyorsunuz günde birkaç doz.
doz aşımı yaşamamak adına serçe adımlarıyla yürüyorsunuz.
Hakaret mi ediyor şimdi bu? Sesimin özellikle alaylı çıkmasına özen göstererek;
- Sen öyle yapmıyorsun o zaman..?
- Öyle yapsam boş alan bol olurdu. O zaman da bütün hareketlerimi ölçerek yapardım. Tıpkı senin gibi. Ses tonumu ayarlardım mesela konuşmaya başlamadan önce.
Yıldırım çarpmışa dönmüştüm. Kimdi bu küstah? Ama her boku biliyorsa kustahlık hakkıydı belki de.
Gözlerimi gözlerine dikti. Suratında gevrek bir gülümseme vardi. 'Aklımdan geçenleri okuyor' fikri ile sarsıldım yeniden. Tekrar yürümeye başladı. Kendimi toparlayıp üç saniye gecikmeyle peşine düştüm. Bu kez gerçekten hızlı yürüyordu. Yetişmek için kendimi zorladım. Tam yanına geldiğimde;
- Yetişmemiz lazim o yüzden.
Yok, artik eminim düşüncelerimi okuyor. Suratına baktım. Yan profili o kadar etkileyici degildi. Burnunda minik bir kemer vardi, ve sanırım burnunun ucunda minik bir et beni. Bunu nasıl fark etmedim? Kafasını çevirip yüzüme baktı. Ilk defa gülümsedi. Gercekten içten bir gülümsemeydi. O dakikada ileride dost olabileceğimize emin oldum. Bir saniye sonra ciddi ifadesine döndü:
- Yok yetişemeyeceğiz. Bisiklet sürmeyi biliyor musun?
- Evet.
- Tamam. İlk ara sokağa gir orada kırmızı bir bisiklet duruyor, onu al.
- Kimin bisikleti o.
- Korkma, benim. Hırsızlık için gelmedik.
- Özür dilerim.
- Dileme. Git.
Arkasını döndü ve geldiğimiz yoldan hızla yürümeye başladı. Ara sokağın sapağına kadar yürüdüm. Tam sokağa girecekken geri döndüm koşmaya başladım. Kalabalık içinde onu bulmaya calışıyordum. Iki derece miyop gözlerimden umudu kesip bağırmaya başladım.
- Nereye gideceğim?
Kalabalık içinde dönüyor, avazım çıktığı kadar bağırıyordum.
- Nereye? Nereye?
Saniyeler içinde çevremde beni öteleyen bakışlardan bir çember oluşmuştu. Bir an için çemberin arasından, uzaklardan bana bakıp gülümseyen yüzünü görür gibi oldum. Lakin o tarafa doğru koşarken görüş açımı yitirdim. Dönüp ara sokağa girmekten başka çare kalmamişti. Sapağa geldiğimde donakaldim. Sokak tabelasına inanamayarak tekrar tekrar baktım.
"Morgue Sokagi"
Icimde bir cinayete kurban gidecegime dair derin endiseler doguyordu. Sokakta yurumeye basladim. Panayirin isiklarina inat; sokak alabildigine karanlikti. Karanligin icinde ilerlerken geri donmemi ogutleyen ses gittikce bastiriyordu. "Bir delinin sozuyle geldim buralara" dedim. Kendime kizarak geri dondum. Sokagin basina gelmistim ki kirmizi bisikletin hemen kenarda oldugunu fark ettim. Sokak tabelasi kafami karistirmis, ona bakarken bisikleti kacirmistim. Bisikleti, 'Iyi ki arka sokaklar var' yazili duvardan kaldirdim. Ustune bindim ve pedallara tum gucumle yuklendim. Arka sokaklarin birindeydi. Daha iclere gitmeliydim. Insan kalabaligindan ne kadar uzaklasirsam o kadar iyiydi. Yolda ilerlemiyordum sanki; yol beni goturuyordu. Yaklastigimi hissettikce kalbim hizlaniyordu. Pedallara tum gucumle abanirken saclarimdaki ruzgari hissediyor, heyecanla 'ozgurluuuk' diye bagirmak istiyordum. Icimde baskin gelmeye calisan korkuyu itelemek istiyor, korku avuclarimda damlalara donustukce dumeni daha siki tutmaya calisiyordum. Kac sokak gectim bilmiyorum bile. Arka sokaklarin bir turlu bir ana yola baglanmiyor olmasi dogru yolda oldugumu daha guclu hissettiriyordu. Pek de uzaktan gelmeyen bir islikla irkildim. Frene aniden yuklendim. Bisikletin tekerlerinden gelen cirtlak ses henuz kesilmeden yerdeydim ve yuvarlaniyordum. Cok uzun gelen birkac saniyenin ardindan bisiklet benim, ben asfaltin ustunde bir denge yakaladik. Bir golge bana dogru yaklasiyordu. Uzaktan fisiltilar geliyordu. Yildizlar da olmasa zifiri karanliga karisacak bir sokakta, kipirdayamazken oldukca caresiz ve tam anlamiyla bir yabanci oldugumu hissettim. Fisiltilar ve golgeler yaklasmaya devam ediyor, bense icimden anne ogudu dinlemezsen boyle olur diye dusunuyordum. Annemin tam olarak bu durum icin bir ogudu olmadigini dusunebilirsiniz. Ama emin olun ki her duruma uyacak seyler soyleyebilen bir insan turudur o. Golge basimin tam ustune geldi ve minik bir cocuk sureti kazandi.
- Saglam inisti.
Bir taraftan bisikleti kaldiriyor, bir taraftan konusuyordu.
- Seni daha erken bekliyorduk aslinda. Ama olsun gec kalmis sayilmazsin sonucta hala gece.
Elini uzatti. Ayaga kalkarken basimda cok kotu bir agri hissettim. Sanirim fena carpmisim.
- Nerdeyim ben?
- Ne hissediyorsun.
- Bilmiyorum. Heyecanliyim biraz.
- Hayir, daha derin bak.
Dusunmeye calistim. Ama halim yoktu. Fikirler kafamda dans ediyor ama bir turlu duzenli bir sekilde birlesip anlam kazanamiyorlardi.
- Cok zorlama. Yillarin pasi kolay silinmez.
Biz konusurken diger sokaklardan insanlar cikiyordu. Hepsi baslariyla selam veriyor, garipsemeden yollarina devam ediyorlardi. Garipsemeleri gerektigini dusunuyordum cunku ben yanlarinda oldukca farkli kaliyordum. Onlar giysileri, ayakkabilari ve saclari ile modern hayattan pek nasibini almamis gorunuyorlardi. Sanirim ketenden yapma abaya benzer yirtik ve eski giysilerin icindelerdi. Garip olan giysilerin nereyi kapattigina, ya da daha onemlisi nereleri acikta biraktigina pek dikkat eder gorunmuyorlardi. Ayaklarindaysa kaba tahtadan yapma, pek rahat gorunmeyen ince sandaletimsi ayakkabilar vardi. Yuzlerinde hicbir boya yoktu. Panayira kimse katilmamis miydi? Garipseyen bakislarim cocugun kocaman gozlerinden cikan sicak bakislarla bulustu. Utanarak basimi egdim.
- Panayira katilmayan insanlarin olmasi garip geldi.
- Panayira katilmadi degiller. Oradan kurtulmayi basaranlar bunlar.
Konusan benim gizemli kadinimdi. Onu gorunce tanidik bir yuzun verdigi rahatlamayla derin bir oh cektim.
- Panayirdan kurtulmak mi?
Panayira gitmeleri icin kimseyi zorlamiyorlardi ki. Neyden bahsediyordu?
- Sabah ne yedin dostum?
- Ben.. Bu sabah tost yedim.
- Himm tostu nerden aldin?
- Iii sey. Ben, kendim yaptim sanirim. Evet evet tost makinasi almistim. Kendim yaptim.
Hatirlamak icin bu kadar zorluk cekmeme anlam veremiyordum. Bu sabah sanki yuzlerce yil onceydi. Hem o nasil benden once gelmisti?
- Sen ters yone gitmistin?
Gulumsedi.
- Panayira nasil gittigini hatirliyor musun?
Simsiyah bakislarini uzerime dikmisti. Suratinda yarim bir gulumseme vardi. Cocuksa hemen yaninda kocaman gozlerini dikmis, bilmis bilmis bakiyordu. Gozlerimi kapadim. Zihnimi zorluyordum. Evden ciktigimi hayal etmeye calistim. Hayir bu baska bir anidan. Evden gitmedim mi? Peki nerden gittim? Nasil gittim? Neye bindim? Beynim allak bullakti. Dizlerimin ustune coktum. Panayirdan baska bir sey hatirlamak icin kendimi zorladim. Gozumun onune sadece tost makinasi geliyordu. Onume bagdas kurdu ve kollarimi iki yandan tuttu.
- Hayatina dair hic bir sey hatirlamaman icin ellerinden geleni yaptilar. Yillardir panayirda bos bos dolanmaktan baska bir sey yapmadin. Simdi, yillardan sonra ilk defa cabaliyorsun. Zormalanman cok dogal.
Anlayisla yuzume bakiyordu. Bense anlam veremiyordum.
- Kimim ben?
- Buna sen cevap vereceksin.
Birden ayaga kalkti.
- Ama zamanla. Biraz yuruyelim.
Birlikte yurumeye basladik. Her sey cok anlamsizdi. Bunun kotu bir saka olabilecegini dusunup, supheyle yuzune baktim.
- Bunlarin hepsi.. Ben... Anlayamiyorum.
- Dusunmeye calis. Panayir disinda herhangi bir sey.
Bir kez daha zorladim. Lanet olasica tost makinesi...
- Hayir olmuyor. Bana bildiklerini anlat.
Tek tuk insanlarin arasindan geciyorduk. Kimse cok mutlu gorunmuyordu. Lakin gulumseyen yuzler vardi.
- Hic kahkaha yok.
- Cunku burada kimsenin gosterise ihtiyaci yok. Gercekten gulunecek bir sey olmadikca kahkahayi cok duymazsin.
- Seni ilk gordugumde kahkahalar atiyordun.
- Seni buldum. Bu mutluluk verici bir olaydi.
- Ben onemli biri miyim?
- Kendin icin: evet. Digerleri icin; herkes kadar.
- Yani degilim.
Hayal kirikligi yasamistim. Buraya onemli seyler icin geldigimi dusunuyordum oysa ki. Bir an aklima geldi.
- Ya senin icin?
Yuzume bakti. Surati tamamen ifadeden yoksundu cevabimi almistim sanki.
- Evet, dedi.
- Ne evet?
- Onemlisin.
- Neden?
- Bilmem. Cok korumasizsin. Ben onem vermezsem kendini kotu hissedeceksin.
Icimde inanilmaz bir ofke kabardi. Benimle dupeduz dalga geciyordu.
- Panayir buradan daha iyi!
Gozlerini kocaman acti. Inanamayarak bakiyordu. Kizma sirasi ondaydi. Icimden gelen siritmayi durdurdum. Sakince seyredip keyfini cikarcaktim.
- Normal, dedi ve yurumeye devam etti. Ne de olsa yenisin gercekleri kabullenmek zor gelecek basta. Toysun daha. Hem dusunmek aci verici olabiliyor. Acidan kacmak icin panayirdan bahsetmeni anlayabilirim. Sonucta yillardir topluca bunu yaptik.
- Sen de yillardir orada miydin?
- Uzun yillar kaldim orada. Ne kadar bilmiyorum. Kimse bilemez. Sonra buraya geldim. Yaklasik bes yil once.
- Bes yil mi? Panayir kac yildir var?
- Yillardir. Kimine gore 50'lerde baslamis. Bazilari daha eski oldugunu soyluyor. 20'ler diyen var. Insanlik varoldugundan beri olduguna inanan bile var.
- Sence?
- O kadar eski oldugunu sanmiyorum. Ama bilmiyoruz ki. Elimizde hic veri yok. Nereden geldik. Neler yaptik? Her sey silinmis. Bellek atolyesinin calismalari sayesinde biraz bilgi toparlayabildik. Ilerde sen de katilabilirsin. Insanlik tarihine dair hatirladigin bir sey olursa ya da kendi gecmisine dair hemen kos oraya ve oradaki insanlara anlat. Oradakiler bunlari biriktiriyor.
- Annemi hatirliyorum.
- Super. Tam olarak neler hatirliyorsun ona dair?
- Cok bir sey degil. Bakislarini hatirliyorum. Bir de surekli kizgin oldugunu.
- Bu bir sey sayilmaz. Ama baslangic olarak iyi. Tum verileri silmisler. Mesela bir yazar hatirliyorum; Sabahattin Ali.
- Yok, bilmiyorum.
- Onun kitaplarina uzuluyorum mesela. Ne yazdigini hic hatirlamiyorum ama iyi olduguna eminim. Hatirladigin biri var mi?
Kitaplari hatirliyordum. Kendimi okurken gozumun onune getirebiliyordum. Ama isim gelmiyordu bir turlu.
- Dosdosyevski gibi bir sey vardi.
- Dostoyevski. Evet o hatirlanmisti zaten. Aslina bakarsan bir kitabini bulduk bile.
- E bu iyi. Peki kim, napti bize?
- Kim oldugunu bilmiyoruz henuz. Ama her kimse devletle ortak calisiyor ya da devleti de ele gecirmis. Ne yaptigina gelince; panayirdan daha once hic uzaklasmaya calistin mi?
- Hatirlamiyorum. Sanirim hayir. Panayir cok buyuk sonunu bulman cok zor. Diyelim buldun mutlaka bir ara sokaktir. Kimse ara sokaklara girmez; tehlikeli cunku.
Siritarak etrafa bakindi.
- Evet, tamam, bu gece bir istisna yaptim. diyerek guldum.
Ciddi ifadesiyle devam etti:
- Insanlari ara sokaklara girmeyin, topluluktan ayrilmayin, yalniz kalmayin diye telkinlerle doldurdular; doldurmaya devam ediyorlar. Panayiri isikla donattilar. Karanligin kotu oldugunu soyleyip, sokaklari karanlikta biraktilar. Insanlar orada yatiyor, orada kalkiyor. Kendilerini oyle bir kaybettiler ki hic bir seyin farkinda degiller. Oyalanmalari icin tuvaletlere bile reklamlar, jingele'lar eklediler. Bir saniye dusunemesinler diye surekli panayirda amaclar belirleniyor. Insanlar da amaclari yerine getirdikleri icin tatmin oluyorlar. Tamamen ilkel guduleri besliyorlar. Seks kasetlerini sakliyorlar insanlar aramak icin aylarca ugrasiyor. Bulduklarinda gizli bir sey yaptiklarini saniyorlar. Oysa zaten bulsunlar diye saklaniyor. Bununla beraber panayirda seks yasak mesela. Guya. Oysa herkes biliyor ki panayirdaki seks cadirlarina gidip tamamen yabanci biriyle sevisebilirsin. Yasakladiklari asil sey sevdigin ya da muhabbet ettigin biriyle seks yapman. Tutku yaratacak her seyi ortadan kaldirdilar. Adim basi salt siddet goruntuleri var mesela. Manasizca kavga eden adamlar. Tutkuyla ya da ofkeyle vurmak bile yasak. Insanlar cilginca eglendiklerini saniyorlar. Oysa sadece seyirciler; herhangi bir sey hissetmeyeli kac yil olmustur acaba?
- Ben bugun seni gordugumde bir seyler hissettim. O yuzden tanidik geldin belki de. Evet oraya ait degildin. Gecmisime aittin hala hissedebildigim zamanlara. Simdi anliyorum.
- Yine de buraya gelene kadar goruntuyle ilgiliydim senin icin. Esas simdi bir seyler degisiyor.
- Peki benim kabul edecegimi nasil anladin?
- Gunlerce dolanirim ortada. Insanlarin gozune bakarim. Bir kisi fark edecek de sansimi deneyecegim. Bazen haftalarca kimse fark etmez. Etse de seyircisi olmasindan memnun, devam eder. Eger egolardan bagimsiz hissettigine dair bir isik gorursem gelip sansimi denerim.
- Vay be. Kendimden utaniyorum. Kim bilir kac kere goz goze geldik ve ben devam ettim.
- Belki yuzlerce kez. Ama onemi yok, sonucta buradasin ya.
Yuzume bakip dunyanin en sicak gulumsemesini verdi bana. Icime bir sizi dustu. Bu kadar icten bir gulumseme gormeyeli kim bilir kac yil olmustu.
- Peki bunu bize neden yaptilar? Panayirin amaci ne?
Cevabi uzun suredir sessiz kaldigindan varligini unuttugum cocuk verdi:
- Panayirda verilen amaclar sadece dusunmeye vakit olmasin diye degil. Ayni zamanda uretim sagliyor. Bu uretimle bir turlu ulasamadigimiz isimler, yani bu panayiri kuranlar buyuk hayatlar yasiyor. Dunyanin panayir disinda kalan kismi tamamen onlara ait. Istediklerini yapiyorlar.
- Bu haksizlik.
Icimde kabaran ofkeyi hissettim. Beni ele gecirmesine izin verdim. Ofke bile keyifli idi. Derin bir nefes aldim.
- Hatirlamak ve ofkelenmek; butun devrimlerin anasi.
- Cok tanidik bu dedigin.
- Evet. Ben de bir yerde okumusumdur muhakkak. Kim bilir nereden.
Dudaklarini ice bukup kafasini iki yana salladi. Etkilendigini hissettim keyifle devam ettim:
- Iyi ki arka sokaklar var.
- Bunu nerden duydun?
Ise yaramisti. Gozlerini kocaman acmis, agzimdan cikacak cevabi bekliyordu.
- Bilmem ki aklima geldi oyle.
- Bunu duvara yazdim gecen gun. Cok sevdigim bir sey oldugunu hissediyorum.
Aciyla gulumseyip devam etti:
-Simdiki duruma bakarsak da ayri onem kazandi. Benim de aklima surekli cumleler gelir. Bazen acaba gercek hayatimda yazar miydim diye dusunuyorum.
Yuzume bakiyordu. Cevap beklemesine sasirmistim.
- Bilmem. Neden olmayasin?
- Degil mi? Belki de..
Gulumsedi. Birkac dakikalik sessizce yuruyusun ardindan soze basladi:
- Elektrigi kesmeye calisiyoruz. Eger elektrik kesilirse insanlari oyalayan butun isiklar, reklamlar kapanacak. Cok korktuklari karanlikta kaosun ortasinda kalacak ve aslinda karanligin da kaosun da o kadar korkutucu olmadigini anlayacaklar.
- E keselim o zaman.
- O kadar kolay degil. Elimizde hicbir bilgi yok. Kimseye ulasamiyoruz. Elektrik sartelleri cok iyi korunuyor. Sayimiz cok az. Su kosullarda imkansiz.
Bu arada yolun sonuna gelmistik. Kaldirim taslarinin bittigi yerde kumsal basliyordu.
- Deniz! Gormeyeli ne kadar oldu kim bilir.
Denize dogru tum gucumle kosmaya basladim. Ayagimdaki kumu daha iyi hissetmek icin ayakkabilarimi cikardim. Kumlar parmak aralarima girerken, bu anin ne kadar buyulu oldugunu fark ettim. Yildizlar ve deniz. Gormemizi istemedikleri her sey... Bir cesit aydinlanma ani yasiyordum. Donup onlara baktim. Olduklari yerde duruyor beni seyrediyorlardi. Tum gucumle bagirdim.
- Peki simdi napicaz?
- Mucadele edecegiz.
Gulumsedik. Dondum. Denize kosmaya devam ettim. Giysilerimi cikarip denize girdim. Icimdeki cosku tarif edilemezdi. Her kulacta hirslaniyor, sakinlesiyor, mutlu oluyor, korkuyor' cesaretleniyor, ofkeleniyordum. Uzaktan kadinimin sesini duyuyordum. Bir cesit siir okuyordu:
- ne arka sokaklar var
- Saglam inisti.
Bir taraftan bisikleti kaldiriyor, bir taraftan konusuyordu.
- Seni daha erken bekliyorduk aslinda. Ama olsun gec kalmis sayilmazsin sonucta hala gece.
Elini uzatti. Ayaga kalkarken basimda cok kotu bir agri hissettim. Sanirim fena carpmisim.
- Nerdeyim ben?
- Ne hissediyorsun.
- Bilmiyorum. Heyecanliyim biraz.
- Hayir, daha derin bak.
Dusunmeye calistim. Ama halim yoktu. Fikirler kafamda dans ediyor ama bir turlu duzenli bir sekilde birlesip anlam kazanamiyorlardi.
- Cok zorlama. Yillarin pasi kolay silinmez.
Biz konusurken diger sokaklardan insanlar cikiyordu. Hepsi baslariyla selam veriyor, garipsemeden yollarina devam ediyorlardi. Garipsemeleri gerektigini dusunuyordum cunku ben yanlarinda oldukca farkli kaliyordum. Onlar giysileri, ayakkabilari ve saclari ile modern hayattan pek nasibini almamis gorunuyorlardi. Sanirim ketenden yapma abaya benzer yirtik ve eski giysilerin icindelerdi. Garip olan giysilerin nereyi kapattigina, ya da daha onemlisi nereleri acikta biraktigina pek dikkat eder gorunmuyorlardi. Ayaklarindaysa kaba tahtadan yapma, pek rahat gorunmeyen ince sandaletimsi ayakkabilar vardi. Yuzlerinde hicbir boya yoktu. Panayira kimse katilmamis miydi? Garipseyen bakislarim cocugun kocaman gozlerinden cikan sicak bakislarla bulustu. Utanarak basimi egdim.
- Panayira katilmayan insanlarin olmasi garip geldi.
- Panayira katilmadi degiller. Oradan kurtulmayi basaranlar bunlar.
Konusan benim gizemli kadinimdi. Onu gorunce tanidik bir yuzun verdigi rahatlamayla derin bir oh cektim.
- Panayirdan kurtulmak mi?
Panayira gitmeleri icin kimseyi zorlamiyorlardi ki. Neyden bahsediyordu?
- Sabah ne yedin dostum?
- Ben.. Bu sabah tost yedim.
- Himm tostu nerden aldin?
- Iii sey. Ben, kendim yaptim sanirim. Evet evet tost makinasi almistim. Kendim yaptim.
Hatirlamak icin bu kadar zorluk cekmeme anlam veremiyordum. Bu sabah sanki yuzlerce yil onceydi. Hem o nasil benden once gelmisti?
- Sen ters yone gitmistin?
Gulumsedi.
- Panayira nasil gittigini hatirliyor musun?
Simsiyah bakislarini uzerime dikmisti. Suratinda yarim bir gulumseme vardi. Cocuksa hemen yaninda kocaman gozlerini dikmis, bilmis bilmis bakiyordu. Gozlerimi kapadim. Zihnimi zorluyordum. Evden ciktigimi hayal etmeye calistim. Hayir bu baska bir anidan. Evden gitmedim mi? Peki nerden gittim? Nasil gittim? Neye bindim? Beynim allak bullakti. Dizlerimin ustune coktum. Panayirdan baska bir sey hatirlamak icin kendimi zorladim. Gozumun onune sadece tost makinasi geliyordu. Onume bagdas kurdu ve kollarimi iki yandan tuttu.
- Hayatina dair hic bir sey hatirlamaman icin ellerinden geleni yaptilar. Yillardir panayirda bos bos dolanmaktan baska bir sey yapmadin. Simdi, yillardan sonra ilk defa cabaliyorsun. Zormalanman cok dogal.
Anlayisla yuzume bakiyordu. Bense anlam veremiyordum.
- Kimim ben?
- Buna sen cevap vereceksin.
Birden ayaga kalkti.
- Ama zamanla. Biraz yuruyelim.
Birlikte yurumeye basladik. Her sey cok anlamsizdi. Bunun kotu bir saka olabilecegini dusunup, supheyle yuzune baktim.
- Bunlarin hepsi.. Ben... Anlayamiyorum.
- Dusunmeye calis. Panayir disinda herhangi bir sey.
Bir kez daha zorladim. Lanet olasica tost makinesi...
- Hayir olmuyor. Bana bildiklerini anlat.
Tek tuk insanlarin arasindan geciyorduk. Kimse cok mutlu gorunmuyordu. Lakin gulumseyen yuzler vardi.
- Hic kahkaha yok.
- Cunku burada kimsenin gosterise ihtiyaci yok. Gercekten gulunecek bir sey olmadikca kahkahayi cok duymazsin.
- Seni ilk gordugumde kahkahalar atiyordun.
- Seni buldum. Bu mutluluk verici bir olaydi.
- Ben onemli biri miyim?
- Kendin icin: evet. Digerleri icin; herkes kadar.
- Yani degilim.
Hayal kirikligi yasamistim. Buraya onemli seyler icin geldigimi dusunuyordum oysa ki. Bir an aklima geldi.
- Ya senin icin?
Yuzume bakti. Surati tamamen ifadeden yoksundu cevabimi almistim sanki.
- Evet, dedi.
- Ne evet?
- Onemlisin.
- Neden?
- Bilmem. Cok korumasizsin. Ben onem vermezsem kendini kotu hissedeceksin.
Icimde inanilmaz bir ofke kabardi. Benimle dupeduz dalga geciyordu.
- Panayir buradan daha iyi!
Gozlerini kocaman acti. Inanamayarak bakiyordu. Kizma sirasi ondaydi. Icimden gelen siritmayi durdurdum. Sakince seyredip keyfini cikarcaktim.
- Normal, dedi ve yurumeye devam etti. Ne de olsa yenisin gercekleri kabullenmek zor gelecek basta. Toysun daha. Hem dusunmek aci verici olabiliyor. Acidan kacmak icin panayirdan bahsetmeni anlayabilirim. Sonucta yillardir topluca bunu yaptik.
- Sen de yillardir orada miydin?
- Uzun yillar kaldim orada. Ne kadar bilmiyorum. Kimse bilemez. Sonra buraya geldim. Yaklasik bes yil once.
- Bes yil mi? Panayir kac yildir var?
- Yillardir. Kimine gore 50'lerde baslamis. Bazilari daha eski oldugunu soyluyor. 20'ler diyen var. Insanlik varoldugundan beri olduguna inanan bile var.
- Sence?
- O kadar eski oldugunu sanmiyorum. Ama bilmiyoruz ki. Elimizde hic veri yok. Nereden geldik. Neler yaptik? Her sey silinmis. Bellek atolyesinin calismalari sayesinde biraz bilgi toparlayabildik. Ilerde sen de katilabilirsin. Insanlik tarihine dair hatirladigin bir sey olursa ya da kendi gecmisine dair hemen kos oraya ve oradaki insanlara anlat. Oradakiler bunlari biriktiriyor.
- Annemi hatirliyorum.
- Super. Tam olarak neler hatirliyorsun ona dair?
- Cok bir sey degil. Bakislarini hatirliyorum. Bir de surekli kizgin oldugunu.
- Bu bir sey sayilmaz. Ama baslangic olarak iyi. Tum verileri silmisler. Mesela bir yazar hatirliyorum; Sabahattin Ali.
- Yok, bilmiyorum.
- Onun kitaplarina uzuluyorum mesela. Ne yazdigini hic hatirlamiyorum ama iyi olduguna eminim. Hatirladigin biri var mi?
Kitaplari hatirliyordum. Kendimi okurken gozumun onune getirebiliyordum. Ama isim gelmiyordu bir turlu.
- Dosdosyevski gibi bir sey vardi.
- Dostoyevski. Evet o hatirlanmisti zaten. Aslina bakarsan bir kitabini bulduk bile.
- E bu iyi. Peki kim, napti bize?
- Kim oldugunu bilmiyoruz henuz. Ama her kimse devletle ortak calisiyor ya da devleti de ele gecirmis. Ne yaptigina gelince; panayirdan daha once hic uzaklasmaya calistin mi?
- Hatirlamiyorum. Sanirim hayir. Panayir cok buyuk sonunu bulman cok zor. Diyelim buldun mutlaka bir ara sokaktir. Kimse ara sokaklara girmez; tehlikeli cunku.
Siritarak etrafa bakindi.
- Evet, tamam, bu gece bir istisna yaptim. diyerek guldum.
Ciddi ifadesiyle devam etti:
- Insanlari ara sokaklara girmeyin, topluluktan ayrilmayin, yalniz kalmayin diye telkinlerle doldurdular; doldurmaya devam ediyorlar. Panayiri isikla donattilar. Karanligin kotu oldugunu soyleyip, sokaklari karanlikta biraktilar. Insanlar orada yatiyor, orada kalkiyor. Kendilerini oyle bir kaybettiler ki hic bir seyin farkinda degiller. Oyalanmalari icin tuvaletlere bile reklamlar, jingele'lar eklediler. Bir saniye dusunemesinler diye surekli panayirda amaclar belirleniyor. Insanlar da amaclari yerine getirdikleri icin tatmin oluyorlar. Tamamen ilkel guduleri besliyorlar. Seks kasetlerini sakliyorlar insanlar aramak icin aylarca ugrasiyor. Bulduklarinda gizli bir sey yaptiklarini saniyorlar. Oysa zaten bulsunlar diye saklaniyor. Bununla beraber panayirda seks yasak mesela. Guya. Oysa herkes biliyor ki panayirdaki seks cadirlarina gidip tamamen yabanci biriyle sevisebilirsin. Yasakladiklari asil sey sevdigin ya da muhabbet ettigin biriyle seks yapman. Tutku yaratacak her seyi ortadan kaldirdilar. Adim basi salt siddet goruntuleri var mesela. Manasizca kavga eden adamlar. Tutkuyla ya da ofkeyle vurmak bile yasak. Insanlar cilginca eglendiklerini saniyorlar. Oysa sadece seyirciler; herhangi bir sey hissetmeyeli kac yil olmustur acaba?
- Ben bugun seni gordugumde bir seyler hissettim. O yuzden tanidik geldin belki de. Evet oraya ait degildin. Gecmisime aittin hala hissedebildigim zamanlara. Simdi anliyorum.
- Yine de buraya gelene kadar goruntuyle ilgiliydim senin icin. Esas simdi bir seyler degisiyor.
- Peki benim kabul edecegimi nasil anladin?
- Gunlerce dolanirim ortada. Insanlarin gozune bakarim. Bir kisi fark edecek de sansimi deneyecegim. Bazen haftalarca kimse fark etmez. Etse de seyircisi olmasindan memnun, devam eder. Eger egolardan bagimsiz hissettigine dair bir isik gorursem gelip sansimi denerim.
- Vay be. Kendimden utaniyorum. Kim bilir kac kere goz goze geldik ve ben devam ettim.
- Belki yuzlerce kez. Ama onemi yok, sonucta buradasin ya.
Yuzume bakip dunyanin en sicak gulumsemesini verdi bana. Icime bir sizi dustu. Bu kadar icten bir gulumseme gormeyeli kim bilir kac yil olmustu.
- Peki bunu bize neden yaptilar? Panayirin amaci ne?
Cevabi uzun suredir sessiz kaldigindan varligini unuttugum cocuk verdi:
- Panayirda verilen amaclar sadece dusunmeye vakit olmasin diye degil. Ayni zamanda uretim sagliyor. Bu uretimle bir turlu ulasamadigimiz isimler, yani bu panayiri kuranlar buyuk hayatlar yasiyor. Dunyanin panayir disinda kalan kismi tamamen onlara ait. Istediklerini yapiyorlar.
- Bu haksizlik.
Icimde kabaran ofkeyi hissettim. Beni ele gecirmesine izin verdim. Ofke bile keyifli idi. Derin bir nefes aldim.
- Hatirlamak ve ofkelenmek; butun devrimlerin anasi.
- Cok tanidik bu dedigin.
- Evet. Ben de bir yerde okumusumdur muhakkak. Kim bilir nereden.
Dudaklarini ice bukup kafasini iki yana salladi. Etkilendigini hissettim keyifle devam ettim:
- Iyi ki arka sokaklar var.
- Bunu nerden duydun?
Ise yaramisti. Gozlerini kocaman acmis, agzimdan cikacak cevabi bekliyordu.
- Bilmem ki aklima geldi oyle.
- Bunu duvara yazdim gecen gun. Cok sevdigim bir sey oldugunu hissediyorum.
Aciyla gulumseyip devam etti:
-Simdiki duruma bakarsak da ayri onem kazandi. Benim de aklima surekli cumleler gelir. Bazen acaba gercek hayatimda yazar miydim diye dusunuyorum.
Yuzume bakiyordu. Cevap beklemesine sasirmistim.
- Bilmem. Neden olmayasin?
- Degil mi? Belki de..
Gulumsedi. Birkac dakikalik sessizce yuruyusun ardindan soze basladi:
- Elektrigi kesmeye calisiyoruz. Eger elektrik kesilirse insanlari oyalayan butun isiklar, reklamlar kapanacak. Cok korktuklari karanlikta kaosun ortasinda kalacak ve aslinda karanligin da kaosun da o kadar korkutucu olmadigini anlayacaklar.
- E keselim o zaman.
- O kadar kolay degil. Elimizde hicbir bilgi yok. Kimseye ulasamiyoruz. Elektrik sartelleri cok iyi korunuyor. Sayimiz cok az. Su kosullarda imkansiz.
Bu arada yolun sonuna gelmistik. Kaldirim taslarinin bittigi yerde kumsal basliyordu.
- Deniz! Gormeyeli ne kadar oldu kim bilir.
Denize dogru tum gucumle kosmaya basladim. Ayagimdaki kumu daha iyi hissetmek icin ayakkabilarimi cikardim. Kumlar parmak aralarima girerken, bu anin ne kadar buyulu oldugunu fark ettim. Yildizlar ve deniz. Gormemizi istemedikleri her sey... Bir cesit aydinlanma ani yasiyordum. Donup onlara baktim. Olduklari yerde duruyor beni seyrediyorlardi. Tum gucumle bagirdim.
- Peki simdi napicaz?
- Mucadele edecegiz.
Gulumsedik. Dondum. Denize kosmaya devam ettim. Giysilerimi cikarip denize girdim. Icimdeki cosku tarif edilemezdi. Her kulacta hirslaniyor, sakinlesiyor, mutlu oluyor, korkuyor' cesaretleniyor, ofkeleniyordum. Uzaktan kadinimin sesini duyuyordum. Bir cesit siir okuyordu:
- ne arka sokaklar var
karanlikta ofkenin
insanligin yuzu
biz ana caddedeki panayirda yuruyoruz
insanligin yuzu
biz ana caddedeki panayirda yuruyoruz
gozlerimiz panayirin renkleri ile dolu
maviler, neonlar:
maviler, neonlar:
goz agrisi.
insanligin kaderine uyarlanmis senaryo
insanligin kaderine uyarlanmis senaryo
insanlarin ortasinda insansizca yasamak.
Sondurun isiklari.
nefes almayi hayal edin.
nefes aldiginizi cigerlerinizin bildigini..
Nefessiz yasanmaz, insanlar.
Ellerinize bakin
Ellerinizde hayatlar
Ellerinizde yarinlar var.
Biz uyandirmaya geldik sizi.
Karanliga uyandirmaya
Sizi ellerinizle tanistirmaya geldik.
Sondurun isiklari.
nefes almayi hayal edin.
nefes aldiginizi cigerlerinizin bildigini..
Nefessiz yasanmaz, insanlar.
Ellerinize bakin
Ellerinizde hayatlar
Ellerinizde yarinlar var.
Biz uyandirmaya geldik sizi.
Karanliga uyandirmaya
Sizi ellerinizle tanistirmaya geldik.
14 Eylül 2013 Cumartesi
direnişi sevdik biz
Turgut Uyar'ı nasıl sevdiysek
ve bildik
ve gördük
şaşırarak gördük
şiir gerçekten sokaktaymış...
http://siirsokaktadir.tumblr.com/
Turgut Uyar'ı nasıl sevdiysek
ve bildik
ve gördük
şaşırarak gördük
şiir gerçekten sokaktaymış...
http://siirsokaktadir.tumblr.com/
bilen beri gelsin
"En doğrusu şu.." böyle başlayan cümlelere hep hasretle karışık hasetim... En doğrusunu bilen beri gelsin demektir hep cevabım. Lakin hep de bir bilene sormadan cevap gelir bir bilmeyenden. on bilinmeyenli denklemdir bir sürü soruya bin dolu cevabım. kafam yarrak gibi demiş şair. yarrak kötücül müdür o kadar? ya da karmaşık mıdır söylendiği kadar? ama ben bilemem ki... ya am bildiğimiz organım hangi ara bu kadar kötülüğe ortak oldu? hangi ara çirkin ağızlarda laf salatası oldu. bilen beri gelsin... ne o kadar çirkin ne de o kadar korkutucu her ikisi de. lakin öfke karmaşık bir ilişki içinde cinsellikle.
14 Haziran 2013 Cuma
MULHOLLAND DR.; RÜYADAN YAPILMIŞ BİR FİLM
Mulholland Dr.'ı izlemeden önce çok anlaşılmaz olduğuna dair yüz tane şey duydum. Bundan olsa gerek izlerken arkama yaslandım, her türlü bilmişlikten arındım ve kendimi Lynch'in zekasına, imgelerine ve rüyalarına bıraktım. Anlam arayışım yoktu. Filmle kendimi özdeşleştirmemi, karaktere kapılmamı ise zaten film kendisi engelliyordu. Senin bir yabancı olduğunu ve asla oyuna dahil olamayacağını, en önemlisi bunların hepsinin oyun olduğunu "silencio" dercesine' sakin yer yer de 'haykırışlar' ve 'yok oluşlarla' sunuyordu.
İsim oyunları, karakter karmaşaları, zaman-mekan soyutlamaları arasında savrulacağımı hissederken kovboyun dediği "düşün. bu kez gerçekten düşün." uyarısını cebime koyuyorum. Pandora'nın kutusu niteliğindeki mavi kutunun açıldığı sahneden itibaren her şey alt üst oluyor. Bu öyle bir alt üst olma ki Lynch tarzında her şey yerine oturuyor. Ucu açık Lynch filmlerinde her şeyi olmasa da bir çok şeyi yerine oturtmuş olmak da ayrı bir gerginlik veriyor tabi.
Diane'in Camille'e duyduğu sınırsız aşkın sınırlarını izliyoruz ilk iki saat boyunca. Diane'in aşık olduğu kadını öldürtmenin verdiği vicdan hesabını, yaşadığı hayata tahammülünü ancak fantezi dünyası ile terse çevirerek sağlayabileceğini ve bilinç dışının koruma çırpınışlarını izliyoruz. Tabii ilk iki saat bunun Diane'in bilinç dışı savunması olduğunu bilmeden izliyoruz. Betty karakteri Diane'in asla olamadığı ve artık olmasının imkansız olduğu iyi tarafını temsil ediyor. Asla olamaz; çünkü o artık katil, olamaz; çünkü o sevdiği kadını öldürttü. Olamaz çünkü o kadar özgüvenli değil, çünkü sıfırdan başlayan, hevesli ve yetenekli bir oyuncu değil, çünkü halası aslında o kadar başarılı bir kadın değil. çünkü değil başkalarına, kendine yardım edemez durumda, olamaz; çünkü o Camille değil.
Havaalanındaki iki yaşlı karakter filmde Betty'nin 'iyiliği' için var. Betty'e ne kadar iyi bir insan olduğunu söylüyorlar ve arabalarına biniyorlar. Diane'in onlar konuşursa ne konuşur bilemediğinden, iyi tarafının artık ölü olmasından ve onlara Diane'in biçtiği rolün sevimli yaşlılardan ötesi olmadığından sadece gülebiliyorlar.
Kendine güveni yerinde, herkese karşı iyi ve yardımsever bir karakter Betty; Diane'in olabileceğinin tam tersi. Güçlü bağlantıları olan halasının evinde, geçmişi olmayan ve yardıma ihtiyaç duyan, 'sığınmış' bir kadınla karşılaşıyor; Rita. Rita hiçbir şeye sahip değil bir geçmişe, bir kimliğe, bir isme bile. Duvarda gördüğü Gilda posterinden araklıyor ismini. Lynch'in Rita Hayworth seçimi ise muzipçe. Çünkü Hayworth gerçek hayatta, kendi döneminde Latin aktristlerin Hollywood'da tutunmasının zor olduğunu görerek asıl ismini değiştirmiş ve Rita ismini almış. Bir kimlik krizi hikayesinde hayali karakterin isim annesi olması bilinçli bir tercih olduğunu düşündürtüyor. Rita'nın fantezi dışında olduğu Camille ise zaten tam bir Gilda...
Rita geçmişinden arınmış, gerçekte olduğundan çok daha güçsüz Camille. Betty'nin yardımına muhtaç ve Diane, Betty olarak ona tüm yardımını sunuyor. Geçmişten hatırladığı tek ismi bir kafede kahve servisi yapan kızın yaka kartı sunuyor Rita'ya. İsim: Diane. Başta Rita'nın gerçek isminin Diane olmasından şüpheleniyoruz. -ki gerçekteki Diane'in (fantezideki Betty) Camille olmak istediğini filmin son yirmi dakikası bize veriyor.- Oysa Diane isminin peşinden gittiklerinde Diane'in cesedi ile karşılaşıyorlar ve Rita onun arkasından göz yaşı döküyor. Gerçekte olan ise Camille, Diane'i terk etmiş ve Diane Camille'in ardından göz yaşı dökmüştü. Fantezide terk eden, yoksun bırakan Diane oluyor ve ardından ağlayan ise Rita yani Camille. Hayaldeki meçhul Diane'in ölümü aslında gerçek Diane'in kendisinin kurtarılamaz olduğunu düşünmesinin simgesi. Tüm bunlar olurken bir yandan Adam isimli yönetmenin başrol oyuncusu seçimi yüzünden başı belaya giriyor. Kendisine filminin başrolü Camille isminde bir kız olacak diye dayatılıyor, kabul etmemesi üzerine filmi dağıtılıyor, iflas ettiriliyor. Öfkeli halde eve gidiyor ve karısını yatakta bir adamla yakalıyor. Karısında en ufak pişmanlık belirtisi olmadığı gibi Adam'ı sevgilisine hırpalattırıp evden kovuyor. Buraya kadar Diane'in rüyası olarak tekrar okursak filmin son yirmi dakikasında öğreniyoruz ki Adam, Camille'ın hem sevgilisi, hem filminin yönetmeni. Diane ona karşı büyük bir öfke ve kıskançlık duyuyor. Adam'ın işinden olması, perişan olması zaten Diane'den kurmasını bekleyeceğimiz bir fantezi. Aynı zamanda Adam'ın karısını aldatırken yakalaması, Diane'in her şeyin ortaya çıkmasını ne kadar istediğini gösteriyor. Zaten Adam'ın karısının seçtiği kocası değil, gizli sevgilisi oluyor. Bu gizli sevgili kaslı, güçlü kuvvetli, testesteron akan bir adam; Adam'a gücü yeten bir adam. Adam'ı hırpalamasını söylemeye gerek yok zaten; Diane'in Adam'a olan öfkesini düşünerek. Ardından onların da daha güçlü bir mafya tarafından dayak yemesi Diane'in aslında gizli aşkının suçluluğunu anlatıyor. Gizli aşıklar, aldatan insanlar olarak onlar da dayağı hak ediyor, Diane'in zihninde. Buraya kadar tamam. Lakin bir sahne var ki Diane'in Camille'e duyduğu tutkunun tehlikelerinin sinyallerini veriyor. Seçmelere giden Betty performansı sayesinde övgüler toplayıp ayrılıyor. Ajansın sahibi kadın onu bir seçmeye götürüyor; Adam'ın filminin başrol seçmeleri. Betty ile Adam uzun uzun bakışıyorlar. Birbirlerinden etkilendikleri gözlerinden ve tekrar tekrar bakmalarından belli. Camille'in kocasının da kendisinden hoşlanmasını istiyor Diane. Camille'e ait her şeye; ününe, ışıltısına, yardımseverliğine, gücüne, kocasına ve tabi Camille'in kendisine sahip olmak istiyor. Kocaya duyulan ilgi bir karşı cins ilgisinden ziyade bir meta ilgisi. Camille'in sahip olduğu bir meta. Aynı seçmede Camille de var. Ancak sadece ismiyle orada. Fantazideki Camille, Diane'in daha önce gerçek Camille'in nişan partisinde Camille ile öpüşürken izlediği kadın. Seçmedeki Camille yeteneksiz bir oyuncu ve Adam tarafından istenmeyen, kaçılan kadın. Yani hem aşık olduğu kadını öpen yabancıyı yeteneksiz ve metadan ibaret bir yere koyuyor hem de 'Camille' ismini istenmeyen, başrol olmayı hak etmeyen bir noktaya taşıyor. Bunu yaparken de yönetmen ve erkek olan güç erkini kendi filminin başrolünü seçmekten aciz, güçsüz, penissiz bir yere de koyuyor.
Rita, Diane Selwyn'in ölümüyle bağlantısından korkup saçlarını kesmeye çalıştığında Betty ona kendi saçına çok benzeyen peruğu veriyor. Camille, fanteziler dünyasında Diane'e benzeyen oluyor. Sevişmelerinin hemen ardından Rita bir şeyler hatırladığını söyleyerek bir tiyatroya götürüyor. Tiyatrodaki adam, sahneden, biz; seyirciye her şeyin oyun olduğunu hatırlatıyor ve Lynch bir kez daha yabancılaşma efekti yaparsam böyle yaparım diyerek büyülü bir o kadar da sanal bir şov sunuyor. Ardından sahneye çıkan kadın yüreğimize dokunan sesi ve sözleri hiç anlamadığım halde duygu seli yaşatan o muhteşem şarkı ile bizi tekrar filme sokuyor. Tam Rita ve Betty'nin gözyaşları ile kendimi kaptırıyorum ki şarkıyı söyleyen kadın bayılırken şarkının devam etmesi ile tekrar yabancılaşıp her şeyin illüzyon olduğu hissiyatına dönüyorum. Ağlama/boşalma sahnesinin ardından ölümün imgelemi anahtar ortaya çıkıyor ve gerçeğe dönüş, mavi kutunun açılmasıyla başlıyor. Diane'in fantezisinden uyanması, geçmişten, şimdiden parçalar... Diane'in kiralık katil ile konuştuğu kafedeki yaka kartından Betty ismini aldığını ve tüm yaka kartı olayını anlıyoruz. Kafe filmin kilit mekanı. Ölüm imgesinin döndüğü yer orası. Kafedeki yabancı ile bakışması kilit. Sevdiği kadını öldürmesi için kiralık katille anlaştıktan hemen sonra yabancı bir adam ile göz göze gelir Diane. Kafenin ölümle özdeşleştiği andır o. Bakıştığı yabancı, filmin başında rüyasındaki korkunç adamdan söz etmiştir. Yabancının rüyasında gördüğü korkunç adam ölümün kendisidir. Çirkin, korkunç, köşeyi dönünce orada olduğu bilinen yine de köşeden aniden çıkan ve karşısında nefessiz kalınan; ölüm. Diane'in ölümünden sonra bile mavi anahtarın açtığı kutu ile oynayan ölüm. Filmde kiralık katil bize ölümün imgelemi olarak mavi anahtarı verir; ancak esas imgelem çirkin adamdır. Lynch'in filmin içinde tiyatrodaki adama bahsettirdiği hepsi illüzyon temasını Lynch anahtar/adam illüzyonu ile tekrar kurar ve filmin sonunda kutuyu adamın eline verir. Kafeye dönersek, kafe aynı zamanda Diane'in öldüğü Betty'nin başladığı yerdir. Yaka kartındaki Betty ismi Diane'in fantezisindeki kadına can vermiş, yine yaka kartındaki Diane ismi Betty ve Rita'yı Diane'in cesedine götürmüştür.
Diane'i fanteziden uyandıktan sonra bir sahnede mastürbasyon yaparken izliyoruz. Hem ağlıyor hem öfkeleniyor, öfkelendikçe kendisine daha sert davranıyor. Arzu nesnesini kaybetmiş bebeklerin duyduğu öfkeye yakın bir öfke. Aynı zamanda sevdiği kadını öldüren kadının sevgi-şiddet açmazındaki durumu... Ancak arzuladığı kadına uygulanan şiddet; gerçek, yalın, ölümü dolayısıyla yoksunluğu getiren ve yine penisi olan bir başkasına yaptırılan (kiralık katil erkekti) bir şiddet olduğu için de mastürbasyon doyumu getiremiyor. Bunun yerine öfkenin öldürme isteğine döndüğü geceye götürüyor. Diane o gece yaşayamayacağı hayattan, ait olamadığı dünyadan kendi dünyasına karakterler topluyor. Tutkuyla bağlı olduğu kadına aynı zamanda yıkıcı bir haset duyduğunu da belli ediyor o gece. Aslında Camille'in kendi rolünü çaldığını ama bunun için kızgın olamayacak kadar aciz olduğunu, Camille sayesinde önemsiz işler bulduğunu ve hayatının, halasının, kendisinin ne kadar önemsiz olduğunu Diane'in kendi ağzından anlatmasa da dinleriz. Gecenin başında Camille onu tıpkı filmin başında Rita kaza yapmadan önceki sahne gibi karşılıyor. Filmin başındaki benzer sahnenin ardından gelen feci kaza Rita'nın yıkımı gibi gözükse de kaza olmasaydı Rita'ya doğrultulan silah ateşlenecek ve Rita ölecekti. Aslında Rita için bir yıkım değil yeniden doğuş söz konusu. Ancak benzer sahnenin ardından gelen nişan partisi Diane'in yıkımı oluyor. Sevgilisinin başka bir adamla evleneceğini öğrendiği, yok sayıldığı ve değersizliğiyle yüz yüze geldiği gecenin başlangıcı oluyor. Yine kazadan Rita'nın sağ kurtulması Diane'in aslında Camille'in ölmesini istemediğini gösteriyor. Camille'in ölmesini değil, her şeyi unutmasını, Diane'den başkasını tanımamasını ve Diane'e muhtaç olmasını istiyor.
Diane uyandıktan sonra komşusunun gelip iki dedektifin onu sorduğunu hatırlatması bize başta iki kadının (Rita ve Betty) sorduğunu çağrıştırsa da iki dedektif Diane'in uyanık kabuslarında baştaki sevimli iki yaşlı olarak evde zuhur ediyor. Diane'in vicdanı olarak ve artık olamayacağı her şey olarak evin içinde dehşet saçarak karşısına dikildiğinde Diane'in ölümden başka yapacak bir şeyi kalmıyor. Seyirci olarak Diane'in krizine ve ardından gelen ölümüne üzülemeden Lynch, filmi tiyatro sahnesine götürüyor ve mavi saçlı kadına 'silencio' dedirterek ekranı kapatırken bir kez daha her şeyin oyun olduğunu seyircinin yüzüne vuruyor.
Mulholland Dr. bir bilinç dışı filmi. Filmdeki her şeyi yerine oturtmak imkansız. Nasıl ki rüyanızda gördüğünüz her şeyi hatırlamazsınız ve manalandıramazsınız, Lynch de Muholland Dr.'da rüyadakine benzer imgelemleri rüyadaki akış içinde veriyor bizlere. Filmi, film okur gibi değil de Diane'in rüyası gibi okursak Diane'in bilinç dışına girmeyi başarabilirsek ancak film manalanıyor. Lynch bir kez daha film anlayışımızı iki saatlik bir eğlenceden çıkarıp bir sanat olarak sunuyor bizlere ve Mulholland Dr. baş ucu filmlerimiz arasında yerini alıyor.
25 Mart 2013 Pazartesi
GÜZEL İNSANLARDI CANPARE HANIM İLE DAMLACAN BEY
Size bir hikaye anlatacağım: Canpare hanım ile Damlacan bey'in hikayesi bu.
Bir pazar günü idi. Başka gün olabilir miydi zaten?
Canpare hanım hiç de sakin olmayan hayatına sakin bir pazar kahvaltısı ile mola verme isteği içindeydi. Uzun zamandır uğraştığı evdeki hayalet bugün onu rahat bırakacak gibi bir his vardı içinde. Kahvaltı öncesi şöyle bir eğilip bakayım dünyaya derken, yüreciğindeki bir kapı zili çalıverdi.
Ne tuhaf!
Sakin dediği zamanlarda pek çalmazdı zil.
Saçlarını, gözlerini, ellerini bilmeden kelimelerini bildiği bir adam gelivermişti.
Bir pazar sabahı çaydan ilk yudumu alamadan girdi sıkılgan hayatına.
Sanki tanrıdan beklediği bir paketti; içinde ne var bilmeden kabul etti.
Sanki tanrı hiç bir zaman vermediği, -lakin Canpare hanımın kaderle gizli anlaşmalar yapmasından mütevellit, zorunda kalıp, vermiş bulunduğu- sözünü tutmuştu da; deniz kokulu bir hediye göndermişti ona.
Paketi açmaya korkarak dolandı etrafında.
"Açacağım gün de gelecek elbet bekleyeyim" dedi. Etrafında gezindi, arada dokunur gibi oldu da,
"Açacağım gün de gelecek elbet bekleyeyim" dedi. Etrafında gezindi, arada dokunur gibi oldu da,
lakin
'boyası çok yeni bu resmin'
hissiyatıyla telaşlı ellerini kaçırıverdi sıkça.
Ağzından çıkanları duysun isteyip sesini sakladı.
Sesini saklayıp yüreğini açtı.
Yüreğindeki tüm depremleri süsleyip,
enkazdan hayat çıkartıp sundu Damlacan beye. Onlar değil de kelimeleri sevişiyordu sanki.
Biri şarktan öteki garbın garbındandı.
Şarkın içindeki garp, garbın içindeki şark yap-boz misali oturmuştu alınlarının altındaki bilinçsel dışa.
Biri alabildiğine karasal; öteki alabildiğine denizseldi. Bir servinin dalında buluştular.
Birinin yaktığı ateşle öteki içiyordu sigarayı;
ne tuhaf hiç karşılaşmamaları.
'Okyanusta nasıl hayatta kalınır?'ı tartışıp durdular,
okyanusun kenarında.
Bildiler birbirlerini;
okyanusa girecek cesaretleri olduğunu ikisi de bildi.
Bildi ama bekledi.
Neden mi bekledi?;
okyanustaki her canlı gibi onlar da birer romantikti.
Canpare hanımın en sevdiği şarkıyı verdi Damlacan bey, hanıma. Yirmi kez Damlacan bey dinlerdi yirmi bire Canpare hanım tamamlardı.
Ne tuhaf hiç oturmamışlardı yan yana.
İkisi de birer kuş olmuştu, birbirlerinin çocukluklarına kanat çırpıyor,
dönüyor,
tekrar süzülüyorlardı.
Canpare hanım,
hanım olmadan Canpare neyse oradan getirdi anıları;
saklaması için getirdi.
ilk karşılaşmalarında Damlacan beye verme kararlılığı ile getirdi. Bekliyorlar, beklerken kendi hikayelerini yazıyorlardı.
film sevdiler,
kahvaltı sevdiler,
kahvaltı sevdiler,
şiir sevdiler,
kedi sevdiler,
kedi sevdiler,
şair sevdiler,
tarçını bile sevdiler. Canpare hanım bir Fransız filmindeyim derdi, Damlacan beye göre -Canpare hanımın şapkasından olsa gerek- bu bir Çehov hikayesiydi.
Aylak adamdı ikisi de birbirlerinin kelimelerini arayan.
Kelimelerin bile ardındaki fikirlerde,
fikirlerin uyandırdığı kalp çarpıntısında buldular tutamaklarını.
Lakin bir gün eski filmlerden kopup gelen evin hayaleti bu kez etle kemikle Canpare hanımın karşısına dikildi. Hayaletin gelişi romantik komedi filmini kopardı Canpare hanım ile Damlacan bey'in olmayan hikayesinde.
Damlacan bey'in kelimeleri, Canpare hanımın ruhunun içinde bulduğu yeri,
insanevladının her şeye isimler koyduğu evrende,
bulamadı artık.
..Ve Canpare -kitaplarda yaşamak istese de özünde Visconti filmi- bir hanımdı. Bir gün film setine gidebilirim ama asla bir kitabın içine sızamam derdi. Damlacan bey'in deyimiyle
"romantik olduğu kadar realistti de".
Her günkü kelimeleri artık Canpare hanımın yüreciğinden çıkamıyor, çıksa da kilitlenip Damlacan beye varamadan yüzlerce buruşuk ağız arasından kayboluyordu.
Canpare hanım hayalete bakarken Damlacan beyle okyanusa ulaşamayan su kaplumbağaları misali yok olacaklarını biliyor, yine de, nedeni bilinmez, hayaletten gözlerini alamıyordu. Hayalet, Damlacan beye gözükmediğinden, Damlacan bey,
olan bitenin farkında olmadan
ruhunun derinindeki denizlerden dalgalar göndermeye devam ediyor;
lakin Canpare hanımın alıcısı artık uzak diyarlarda, Damlacan bey'in kapsayamadığı alanlarda bulunuyordu. Canpare hanım, hayalete dokunuyor, hayalete bakıyordu. Hayaletse sadece duruyor Canpare hanıma ürküntü ile karışık mutluluğu verebilmek adına susuyordu.
olan bitenin farkında olmadan
ruhunun derinindeki denizlerden dalgalar göndermeye devam ediyor;
lakin Canpare hanımın alıcısı artık uzak diyarlarda, Damlacan bey'in kapsayamadığı alanlarda bulunuyordu. Canpare hanım, hayalete dokunuyor, hayalete bakıyordu. Hayaletse sadece duruyor Canpare hanıma ürküntü ile karışık mutluluğu verebilmek adına susuyordu.
Bu havada süzülen sessizliğin bir gün pencereden çıkıp gideceğini düşünerek tutamağına kaçıyor Damlacan bey'in kelimelerinde huzur denen bacaksızı, bacağından yakalayıp içine enjekte ediyor
ve hayalet denen eve dönüyordu.
Bir gün hayalet tam da köprücük kemiğinin altında taşıyıp getirdiği, eski çağların tozu üzerinde, ametisti Canpare hanıma takdim etti.
Kahrolası sessizlik evi terk etmeden
Canpare hanım bir elinde ametist, arkadaşı Vicdan Yamuk hanımdan aldığı helyumla Damlacan beye uçmaya,
bir fısıltı ile edebiyattan uyanıp gerçeğe bakmasını çıtlatmaya karar verdi.
ne elim bir tesadüftür ki bunu da bir edebiyat oyunu ile yapacaktı.
Günlerden pazartesi idi. Başka hangi gün olabilirdi ki zaten?
Damlacan beye serviden inme vaktinin geldiğini fısıldadı.
okyanusun kalbine gitmek şöyle dursun, denizi bile görmeyeceklerini fısıldadı.
çıt çıkarmadan fısıldadı.
Damlacan bey artık biliyordu; sesini hiç bilmeyecek, kokusunu duymayacak, o çok istediği ellerini saçlarında hissetmeyecekti. Bu kez Damlacan bey'in de kelimeleri sessizdi.
Canpare hanım da sessizce bekliyordu.
Canpare hanım "sessizliğe alışmalıyım" diye düşünüyordu.
Gel gör ki Damlacan bey'in ruhunu son kez yüreciğinin kapısında görmek, açık bir ara bulursa içeri süzülmesine göz yummak istiyordu.
İstiyordu istemesine lakin arkadaşı kötü gün düşmanı Vicdan Yamuk hanım sağ yanından dürtüp duruyordu.
Kapı kapalı diye tokmağa bile dokunmadan döndü Damlacan bey.
Canpare hanım, Vicdan hanıma inat bir fısıltı gönderdi lakin Damlacan bey hiç duymadı.
Sonradan anladı Canpare hanım, Damlacan bey çoktan kabuktan çıkmıştı, içgüdülerinin tam tersi yöne; okyanusu sırtına alıp gitmişti.
Canpare hanım son kez, bu kez kendi kendine fısıldadı:
"Ama kaplumbağalar sonsuza dek yaşar."
Hiç tanışmadı Canpare hanım ile Damlacan bey.
Oysa tanışsalardı severlerdi birbirlerini.
Yüreciklerinden geçen her rüzgar dokunmuştu ötekinin tenine.
Ama tanışmadılar.
Tanışsalardı kahve yapar, film izlerlerdi.
Saçmalar,
güler,
mutlu belki -Canpare hanımın sevgi sözcüğündeki gibi- şapşal olurlardı.
Lakin kesişen ruhlarına inat onların yolları hiç kesişmedi.
Canpare hanım ertesi güne uyandığında elinde, nereden geldiğini anlamadığı, sanki servi yaprağına sürmüşçesine, bir limon kokusu vardı.
"güzel kalan yaralar vardır çünkü. limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır. hiç unutmayan kadınlar vardır. limon kokulu... her şeye rağmen yağmur kalan kadınlar vardır."
3 Mart 2013 Pazar
Onlar orospu çocuğu değiller -Carlo Fabretti
Carlo Fabretti’den çevirdiğimiz aşağıdaki yazıyı 3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü vesilesiyle bir kez daha paylaşıyoruz
On iki yaşındaki çocuğu döven isyancılara orospu çocuğu demeyin.
Polis vahşetini teşvik eden ve onaylayan politikacılara orospu çocuğu demeyin.
Öğrencileri düşman gören kıdemli polis şeflerine orospu çocuğu demeyin.
Aşırı sol işgal etti diyerek baskıları meşrulaştıran belediye başkanlarına orospu çocuğu demeyin.
Dolandırıcılık ve hırsızlık ile zenginleşenlere, kana susayan diktatörlere övgüler düzen kralcıklara orospu çocuğu demeyin.
Prenseslerin muhabbet tellallarına orospu çocuğu demeyin.
İktidarın desteği ile işkence yapan yetkililere orospu çocuğu demeyin.
Kendi burunlarının dibinde gerçekleşirken başka yöne bakan ve uzak ülkelerdeki işkenceleri araştıran ünlü hâkimlere orospu çocuğu demeyin.
Bu hâkimleri destekleyenlere orospu çocuğu demeyin.
Kültürel-medyatik çetelerin ve büyük siyasi partilerin gölgesinde gelişen aydınlara ve sanatçılara orospu çocuğu demeyin.
İşkenceyi ihbar edenleri taciz eden polislere orospu çocuğu demeyin.
Yalanları ve sessizlikleriyle suç ortaklığı yaparak işkenceyi örtbas eden gazetecilere orospu çocuğu demeyin.
Halkların kendi kaderini tayin hakkını inkâr edenlere orospu çocuğu demeyin.
Siyasi mahkûmları rehineye dönüştürenlere orospu çocuğu demeyin.
Kurbanların acılarını araçsallaştıranlara orospu çocuğu demeyin.
İntikam ile adaleti karıştıranlara orospu çocuğu demeyin.
Bankacılara, spekülatörlere, büyük iş çevrelerine, patronumsu şeflere… orospu çocuğu demeyin.
Diğerleri yoksulluk içinde boğulurken bolluk içinde yüzenlere orospu çocuğu demeyin.
Zenginlere vermek için yoksullardan çalanlara orospu çocuğu demeyin.
İşçi sınıfına ihanet eden sendika liderlerine orospu çocuğu demeyin.
Soldan olduğunu söyleyip sağcı politikaları destekleyenlere ya da yapanlara orospu çocuğu demeyin.
Sübyancı piskoposlara, misojinistlere ve ikiyüzlü homofobiklere orospu çocuğu demeyin.
Eşcinsellere sapkın, hasta ya da suçlu gibi davrananlara orospu çocuğu demeyin.
Kadınların kendi bedenleri üzerinde özgürce karar verme hakkını kısıtlamaya çalışanlara orospu çocuğu demeyin.
Kürtajı kriminalize edenlere orospu çocuğu demeyin.
Fuhuşu kriminalize edenlere orospu çocuğu demeyin.
Kapitalist barbarlığa karşı mücadeleyi suç sayanlara orospu çocuğu demeyin.
Lütfen, onurlu seks işçilerine hainlerin, korkakların ve alçakların anneleri diyerek hakaret etmeyin.
*Frabetti Carlo (Bologna, 1945) Yazar ve matematikçi, New York Bilimler Akademisi üyesi. Aslen İtalyan fakat İspanya’da yaşıyor ve İspanyolca yazıyor. Kırkın üzerinde yayınlanmış kitabı var. Sayısız televizyon programı yazdı ve / veya yönetti.
[rebelion.org'daki İspanyolca 'sından Atiye Parılyıldız tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]
*Yukarıdaki yazıyı sendika.org'dan aynen aldım. Oradaki güzel insanların emeğine sağlık.
1 Mart 2013 Cuma
BİR MESELE VARDI KONUŞACAK
- Beni yatağına almak yatağının farklı kokmasını göze almak biliyorsun değil mi?
- Ne fark eder ki? Nerede bir orta karar görsem yapışıyorum.
- Ben orta karar mıyım?
- Konu bu değil. Benim yapışmam.
- Her şey hep senle ilgili hatun.
- Dünya sizle ilgili. Rahat bırak benim dünyamı.
- Bir şey diyordun, devam et.
- Ha evet ortalama dedim. Nerede görsem bir ortalama ve lakin değişmek isteyen; kurtulmak… beni ister. Halinden memnunlar kaçar benden. Düzen bozucuyum ben, su bulandırıcı ne dersen.
- Ee? Ben halimden mutsuz muyum yani?
- Anlamadın konu benim.
- Tamam devam et.
- Sıkıntı iste...
- Ne sıkıntısı?
- Sıkılmak fena diyorum. Vaktinde bir güzel adam ne demiş bilir misin? Bilmezsin. Benden çıksın da öğreneyim istersin. Sıkıntı yok! Anlatırım. Sıkıntı öldürür demiş. Çünkü sıkıntı eğlence istiyor, tatil istiyor, yeni yüzler istiyor demiş. Acı, üzüntü değil ama sıkıntı öldürür demiş. Sıkılıyorum adam anlıyor musun? Bu boktan dünyada ağzıma sıçılıyor, bense ağzımı açmış sıkılmaktayım.
- Kapat o zaman.
- Sizi bu yüzden seviyorum. Basit yaratıklarsınız. Bizlerse aptal kralın zeki veziri edasıyla ortada dolanıp razı oluyoruz. Evet olay bu adam. Yaşamıyoruz razı oluyoruz.
- Rıza gösterme o halde.
- Yalnızlığı n'apıcaz?
- Korkutucu mu?
- Bu kadarı bana fazla.
- Razı olacaksın herkes gibi o zaman.
- Olmadı bu. Afilli lafların nerede senin? Sen yazarsın, sen şair, sen ki kaşif, sen mucit!
- Ben yapmadım.
- Sen yapmadın. Lakin ekmeğini yemekten de çekinmedin.
- Önümdeydi. Hem sen kendin için ne yaptın ki burada oturmuş ne kadar sıkıldığını anlatıyorsun bir de kalkmış benden...
- Sahi sıkıntı. Ortalamanın eğlencesi her şeyi alır biliyor muydun? Ortalama bizdendir. Ayakkabı için ay sonunu bekleyendir. Evlenirken beyaz gelinlik, çiçek atmadır; evliliktir. Çoluk çocuğa karışmaktır. Anne babadan gördüğün fatura kavgasıdır. Ortalama candır. Dinliyor musun?
- Ha yok uzattın koptum. Hem nereden geliyor bu ortalama aşkı.
- İçimizden. İçindeki o gözlüklü amca uzak değil baban mesela.
- Tehlikeli sular. Konuyu bitir, sadede gel.
- Sen de haklısın. Mikrofon bulmuşken dedim...
- Yatak diyorduk?
- Koku meselesi?
- Aynen.
- Dert etme kokuyu Kolombus. Sıkıntımızı alır, mühim olan o.
- Eh peki madem.
- Çorap kalsın.
24 Şubat 2013 Pazar
ÖZGÜR ÇOBAN OLMAK
"Sıçrayarak uyanıyor başıboş çoban, ağzına kadar iyi niyetle dolu. Tembel tembel dolanmamak için kendini zor tutuyor. Yükünü omzuna atıyor. Hayatını istediği şekilde, kendi çıkarları doğrultusunda yaşıyor. Böylesi ne denli çirkin, ne denli ışıltılı olursa olsun... O payına düşenin ihtişamını sorgusuz sualsiz kabul etti; hediyesi de -paketi açık halde- önünde: özgürlük, acımasız özgürlük."
Patti Smith, Hayalperest
Yoldayız. sonsuz, boş, dümdüz bir yol ilerliyoruz. Gelmeden oraya durmayacağız. Orada vadedilen cennet, orada sonsuz boşluk. Dumandan, karmaşadan ve boşluktan ibaret cennet. Kafanın içini temiz bırakmazlar bir dakika. Çoban olma hakkımız gasp edileli oldu bir yüz yıl. Kafamızdaki her zerreye işlendi, her zerre safça bir masumiyetle kabullendi. Büyümeden sorgulanmayan soruların cevapları çocukken verildi. Her şeyi bildik, her şeyi sildik. Bir saniye boş bıraksalar uçuşurduk. Bir daha uçuşamayalım diye kanat satın almamızı öğütlediler. Almak için çalışmamızı. Çalışmak için okumamızı. Kafanı kaldırıp gökyüzüne bakmaya vaktin kalmayana dek.. Tüm bu karmaşada unuttuk uçmayı. Çayırlara gidemeyelim diye koparıldı kanatlarımız, çayırlara gidemeyelim diye griye boyadılar evreni. Dargın bir gelin kaldı dünya. Damat dövdü, damat sövdü, damat yerle yeksan etti. Ve şimdi doğurmaya zorluyor. Ağlayarak tükeniyor gelin. Gözyaşları boğacak bir gün tüm damatları. Çocuklar da gidecek o gün. henüz ölmemiş tek varlık olan çocuklar; onlar da gidecek. O gün gelene kadar tüm çocukluğumuza tecavüz eden herkes gibi; biz de yapacağız aynı zulmü; bizden sonraki kocaman gözlü çocuklara. Kendimiz gibi olsun diye öğütleyecek, kutsal olanı önce kirletecek sonra tapacağız. Tüm kanatları koparıp olmayan kanatları satacağız. Hesaplar yapacak, hesaplar verecek, hesaplar alacağız. Özgür kırlar unutuldu. Özgürlük şarkıları silindi evrenden.Özgürlüğe yeni tanımlar kondu; özgürlük olmayan. Özgür nefesler aşağılanmışlıkla eşitlendi. Onlar sevmiyor diye vazgeçtik özgür çoban olma hakkımızdan. Çaresizce ihtiyacımız var tüm öğrenilmişliklere. Çaresizce yaranma çabası tüm tecavüzcülere. Adına hayat dediğimiz karmaşa çayırlardan ve çobanlardan çok uzakta ruhumuz emilirken verilen sıra numarasını sonsuz bir bekleyiş. Numarayı verene sunulan ellerimiz, beynimiz, ruhumuz bizden çok uzakta. Hepsini toplayıp bir bavula, çayırlara çıkabilmek. Numarayı atmak, sahte cennetten kovulmak ve dünya ile barışmak. Ellerimizle, aklımızla yeniden tanışmak ruhumuza sarılmak; dudaklarımızı büzüp bir ıslığa başlamak. Kocaman gözlü bir çocuğun ıslığı.. Islık çalmayı yasaklamasaydı insanoğlu bir şansı olabilirdi; tüm özgürlüğe adanmış şarkılar için. Yine de hala bavul alabilir ve bileti ruhumuzdan çekip çıkarabiliriz. Bir hatıra kurtarabilir bizi, geçmişten gelen sarı saçlı bir kız çocuğu seslenebilir "Hatırla ve git. Uyumadan önce gözlerimizin önünde dans eden tüm rengarenk noktalar hatırına; hatırla ve git!"
http://fizy.com/#s/1dlnws
"Sıçrayarak uyanıyor başıboş çoban, ağzına kadar iyi niyetle dolu. Tembel tembel dolanmamak için kendini zor tutuyor. Yükünü omzuna atıyor. Hayatını istediği şekilde, kendi çıkarları doğrultusunda yaşıyor. Böylesi ne denli çirkin, ne denli ışıltılı olursa olsun... O payına düşenin ihtişamını sorgusuz sualsiz kabul etti; hediyesi de -paketi açık halde- önünde: özgürlük, acımasız özgürlük."
Patti Smith, Hayalperest
Yoldayız. sonsuz, boş, dümdüz bir yol ilerliyoruz. Gelmeden oraya durmayacağız. Orada vadedilen cennet, orada sonsuz boşluk. Dumandan, karmaşadan ve boşluktan ibaret cennet. Kafanın içini temiz bırakmazlar bir dakika. Çoban olma hakkımız gasp edileli oldu bir yüz yıl. Kafamızdaki her zerreye işlendi, her zerre safça bir masumiyetle kabullendi. Büyümeden sorgulanmayan soruların cevapları çocukken verildi. Her şeyi bildik, her şeyi sildik. Bir saniye boş bıraksalar uçuşurduk. Bir daha uçuşamayalım diye kanat satın almamızı öğütlediler. Almak için çalışmamızı. Çalışmak için okumamızı. Kafanı kaldırıp gökyüzüne bakmaya vaktin kalmayana dek.. Tüm bu karmaşada unuttuk uçmayı. Çayırlara gidemeyelim diye koparıldı kanatlarımız, çayırlara gidemeyelim diye griye boyadılar evreni. Dargın bir gelin kaldı dünya. Damat dövdü, damat sövdü, damat yerle yeksan etti. Ve şimdi doğurmaya zorluyor. Ağlayarak tükeniyor gelin. Gözyaşları boğacak bir gün tüm damatları. Çocuklar da gidecek o gün. henüz ölmemiş tek varlık olan çocuklar; onlar da gidecek. O gün gelene kadar tüm çocukluğumuza tecavüz eden herkes gibi; biz de yapacağız aynı zulmü; bizden sonraki kocaman gözlü çocuklara. Kendimiz gibi olsun diye öğütleyecek, kutsal olanı önce kirletecek sonra tapacağız. Tüm kanatları koparıp olmayan kanatları satacağız. Hesaplar yapacak, hesaplar verecek, hesaplar alacağız. Özgür kırlar unutuldu. Özgürlük şarkıları silindi evrenden.Özgürlüğe yeni tanımlar kondu; özgürlük olmayan. Özgür nefesler aşağılanmışlıkla eşitlendi. Onlar sevmiyor diye vazgeçtik özgür çoban olma hakkımızdan. Çaresizce ihtiyacımız var tüm öğrenilmişliklere. Çaresizce yaranma çabası tüm tecavüzcülere. Adına hayat dediğimiz karmaşa çayırlardan ve çobanlardan çok uzakta ruhumuz emilirken verilen sıra numarasını sonsuz bir bekleyiş. Numarayı verene sunulan ellerimiz, beynimiz, ruhumuz bizden çok uzakta. Hepsini toplayıp bir bavula, çayırlara çıkabilmek. Numarayı atmak, sahte cennetten kovulmak ve dünya ile barışmak. Ellerimizle, aklımızla yeniden tanışmak ruhumuza sarılmak; dudaklarımızı büzüp bir ıslığa başlamak. Kocaman gözlü bir çocuğun ıslığı.. Islık çalmayı yasaklamasaydı insanoğlu bir şansı olabilirdi; tüm özgürlüğe adanmış şarkılar için. Yine de hala bavul alabilir ve bileti ruhumuzdan çekip çıkarabiliriz. Bir hatıra kurtarabilir bizi, geçmişten gelen sarı saçlı bir kız çocuğu seslenebilir "Hatırla ve git. Uyumadan önce gözlerimizin önünde dans eden tüm rengarenk noktalar hatırına; hatırla ve git!"
http://fizy.com/#s/1dlnws
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

